12 Mayıs 2010 Çarşamba

EMEKLİ KOMŞULARLA BALIK AVI











Sabahın üçüydü. Tekirova açıklarına demirlemiş küçük teknede beş kişiydik. Mobilya Süleyman, Paşa Hilmi, Boksör İlhan, Laz Lütfü ve ben. Fiber tekne Paşa Hilmi’nindi. Beş buçuk metrelik, kıçtan motorlu bir kayık irisi...

Akülü ışıldağımızla birkaç saat önce avlanmaya başlamıştık. Yağmur ertesi, aylı gecelerin durgun denizlerinde avlanmak en iyisiydi. Fakat o gece ay görünmüyordu. Biz de kolyos tutabilmek için ışıldak kullanıyorduk.

Laz Lütfü’nün her defasında söylediğine göre balıklar ışığa toplanırdı. Lütfü; neşeli, ukalâ, tez öfkelenip tez yatışan ve palavrayı seven bir müteahhit eskisiydi. Boksör eskisi İlhan Amca ise ukalâ Laz’ın söylediklerini çürütmeye bayılır, O’na sık sık Hacivatlık yapardı.

Örneğin daha denize açılırken aslında kolyosun ışığa gelmediğini uzun uzun anlatmıştı. Boksör İlhan, yakamoz denen deniz büyüsünün sudaki ay ışığı yansıması olmadığından bahsetmişti. Anlattığına göre yakamozlar dokunulunca ışıyan, sudaki mikro biyolojik canlıların birikmesiydi. Teknelerin ya da dalgaların bu canlılara teması elbette aysız gecelerde daha fazla belirginleşirdi. Fakat İlhan, balık avında asıl hesap edilmesi gerekenin denizin dibine uzanan sıra sıra misinalarımızın ışıttığı, bizim yüzeyden fark edemediğimiz yakamozlar olduğunu söylüyordu. Kolyos balığı bunları fark edip ürkermiş... İlhan Amca’nın fikrince, lambamızla aşağıya güçlü bir ışık yayarak dipteki misinaları belirginleştiren yakamozları dağıtıyorduk.

Sonuçta benim için dipteki ışığın esbab – ı mucibesi önem taşımıyordu. Birkaç saat içerisinde buz kovamı iki kiloya yakın balıkla doldurmuştum. Bir kilo kadar kolyos, üç beş barbun, biraz da mercan... Asıl önemlisi, tümü babamın arkadaşı olan bu adamlarla balığa çıkmayı seviyordum.

Teknenin en arkasında oturan Hilmi Amca’nın “Paşa”lığı, emekli jandarma başçavuşluğundan geliyordu. Teknenin ortasındaki köprünün sol ucuna yerleşmiştim. Köprünün sağında mobilyacı Süleyman Amca vardı ve teknenin burnunu Boksör İlhan’la Laz Lütfü bölüşmüşlerdi.

Baharın ilk demleri sürerken, gece yarılarında açılmanın verdiği zevk eşsizdi. Motorun pat patlarıyla, fokurdayan köpükler saçarak koyu derinliklere ilerlemek... Ilık bir rüzgârla ürperip, ruhumu denizin serinliğinde durulamak tarifsizdi. Teknedeki lambaya karşın son derece karanlık ama yine de parlak, ucu görünmeyen sulara yol almak... Bu anda hissedilen belirsiz korkunun lezzetini, yalnızca tadan bilirdi.

Henüz her şey olması gerektiği gibiydi. Laz Lütfü balıklara sövüyor, Boksör İlhan da Lütfü’ye gıcık veriyordu. Paşa Hilmi bir saat önce her nasılsa oltasına takılan şaşkın palamutu ikide bir havaya kaldırıyor “Hey yavrum hey!” diyerek bize doğru sallıyordu. Ara sıra da Süleyman Amca’ya elini uzatıp “Öp ustanın elini!” diyordu. Mobilya Süleyman ise hiçbir seferinde istifini bozmadan, otomatik bir işaretle her defasında pantolonunun fermuarını gösteriyordu: “Ver öpsün...”

Süleyman Amca mobilyacılığı bırakıp atölye irisi küçük fabrikasını ve mağazalarını tasfiye edeli beş yıl oluyordu. Vaktiyle Antalya’nın en namlı akşamcılarındandı. Kendisini emekliye ayırmadan önce yat limanındaki bir restoranda alkolü taammüden bırakmıştı. Bir jübile yemeği düzenlemiş, fasıl ve dost – ahbap eşliğinde 45 yıl aralıksız fakat asla sapıtmadan içtiği Altınbaş rakısına veda etmişti. Orjinal adamdı.

Ömrü denizde ve amatör balıkçılıkla geçmişti ama yüzme bilmezdi. Rakıyı bıraktığından beri tek vakti kazaya bırakmadan namazını kılardı. Fakat cami dönüşünde birine rastlasa ve “Allah kabul etsin Süleyman Abi” lâfını duysa derhal terslerdi: “Daha mı kabul etmesin ulan! Namaz kılmaktan eskidik be!”. Sonra da önce kafasını ardından kaşlarını samimi bir mahcubiyetle hafifçe yukarı uzatıp “Tövbe estağfurullah” diye iç geçirirdi.

Mobilya Süleyman her daim gran tuvalet giyinirdi, kravatsız dolaşmazdı. Galatasaray penaltı atarken heyecandan televizyona bakamaz, gol olursa torununun bayrağını kapıp evin içinde sarı kırmızı bayrakla turalardı. İçimizdeki en usta balıkçı O’ydu.

Laz Lütfü balıklara yedirdiği yemleri, beşli bağladığı oltasında tazelerken bilmem kaçıncı defa sordu: “İlhanım senin oltalar da kırklıktı. Öyle mi abem?” Boksör İlhan, Hazreti Eyüp sabrıyla ve aynı sükunetiyle yine yanıtladı.

- Kırklık abi.

- İğneler de dokuzluk mu İlhanım?

- Evet abi...

Deli Laz, sanki suçlu Boksör İlhan’mış gibi nihayet bar bar bağırmaya başlamıştı.

- Bu anasını siktiğimin balıkları benim oltaya niye gelmiyolar İlhanım?

- Sövme abi mübareğe. Spor yapıyoruz, dinleniyoruz şurda.

- Yok, yok... Oltanın ucunda Lütfü yazıyo şerefsizim. Okuyup gelmiyo ibneler.

Laz Lütfü yılların müteahhitiydi. Çoğu meslektaşı gibi amelelikten gelse de aslında zengin çocuğuydu. Babası Baki Bey’in de zamanında ünlü bir müteahhit olduğu söylenirdi. Rahmetli, Lütfü’nün okumayacağını anlayınca oğlunu önce ayakçı, sonra sıvacı nihayet de dört başı mamur bir kalıpçı ustası olarak yetiştirmişti. Daha ölmeden önce de Lütfü’yle Lütfü’nün büyük biraderi Ömer’e tüm işlerini ve azımsanmayacak bir serveti emanet etmişti. Anlatılanlara bakılırsa işler yıllar yılı tıkır tıkır yürümüştü. Ta ki Lütfü politikacılığa heves edene dek... Asla kazanılamayan ilçe belediye başkanı adaylıkları, her dönem “Bu sefer Allah’ın izniyle bu iş tamam” denilerek kolların sıvandığı milletvekili aday adaylıkları, delege yemekleri, kampanyalar Lütfü’yü epey bitirmişti.

Bahtsız adamdı Laz Lütfü. Lütfü seçilecek sıradan listeye girse, tuttuğu parti Antalya’da iyi oy almasına karşın ülke barajına takılırdı. Lütfü parti değiştirir, yüklü bağışlar pahasına genel merkezden il başkanlığı sözü alırdı. Bu sefer Lütfü’nün yeni partisinde olağanüstü kongre yapılıp, Lütfü’nün anlaştığı lider al aşağı edilirdi. Rakiplerinin adayı yeni genel başkan seçilince de Lütfü ne kadar dövünse milletvekilliğine giden en kestirme yol olan il başkanlığı suya düşerdi.

Onlarca yıldır, Lütfü’nün ne siyasi rakipleri, ne siyasi cesareti, ne inadı ne de parası tümüyle tükenmişti. Sonunda paraların suyunu çekmesine yakın, biraderi Ömer Amca duruma el koyup, Laz Lütfü’ye hem politikayı hem ticareti yasaklamıştı. Bu sayede Lütfü bizlere balık yareni olabilmişti.

Balık iyice vuruyordu ve daha sabaha çok vardı. Dörder beşer çekiyorduk. Lütfü’nün bile kısmeti açılmıştı, keyfi yerine gelmişti. Teknede, misinası karışan ya ayıklıyor ya yedeğini bağlıyor, herkes harıl harıl yem takıp olta sallıyor, takım topluyordu. Bereketli bir geceydi.

Kimse birbirine lâf yetiştiremez olmuştu. Telâşe sürerken, Üç Adalar tarafından belli belirsiz bir motor sesiyle cılız bir ışığın yaklaştığını fark ettim. İhtiyarların, sanki dünya yansa görecekleri yoktu. Işık ve motor sesi artınca Boksör İlhan da alargadan gelen olduğunu anlayıp, başını Üç Adalar yönüne çevirmişti.

Motor sesi iyice fazlalaştı. Fakat gelenin güçsüz ışığı henüz ne olduğunu anlamamıza yetmiyordu. Mobilya Süleyman, Paşa Hilmi ve Laz Lütfü de işi gücü bırakıp, engin ıssızlıkta bize yaklaşana dikkat kesildiler.

Paşa Hilmi; “Sahil koruma olmasın İlhan?” diye sordu. Boksör İlhan kaşlarını çattı, gözlüklerini düzeltti. İlhan Amca’dan çıt çıkmamıştı. Beklemeye koyulduk.

* * *

Çok tamir gördüğü belli olan döküntü bir Zodyak, dibimize sokulmuştu. Koyun, Finike yönündeki çıkışındaydık. Bot, bomboş denizde tuhaf ki yerleşmek için bizim demirlediğimiz yeri seçmişti. Botta iki kişiydiler. Az ötemizde durdular. Bir şey sormak ya da istemek için gelmedikleri belliydi.

Şaşkınlığımız iyice büyürken bottaki at hırsızı kılıklı iki genç, piknik tüpüne bağladıkları lüks lambasını açıp, çoktan oltalarını çıkarmışlardı. Adamlar selam dâhi vermeden av hazırlığına dalmışlardı. Bizim tekneden ise sahil korumaya çatmamanın rehavetiyle hoşnutsuz homurtular yükselmeye başlamıştı.

Homurtu faslı kısa sürdü. Paşa Hilmi ve Laz Lütfü meydan okuyan sataşmalar peşrevine geçmişlerdi bile. Adamların duyabileceği tondan sövgüler, kınamalar gırlaydı... Ben birazcık tanıyorsam Laz Lütfü bu kadarıyla yetinmez, patavatsızlıkta grubun önderliğini kimseye bırakmazdı.

Lütfü Amca elbette beni şaşırtmadı. Adamlara haykırıyordu.

- Yeğenim, Allah’ın deryasında yer mi bulamadınız lan? Yürüyün gidin, balığımızı kaçırmayın!

Adamlar Laz Lütfü’ye aldırmamıştı. Tam o esnada boş olta çekince Laz’ın öfkesi iyice kabardı.

- Lan deyyuslar, başımı derde sokmayın! Basın gidin, haydin!

Boksör İlhan de lâfa karıştı: “Evladım az öteye gidin bari.”

Bottakilerin sarışın ve daha çelimsiz olanı yanıtladı.

- Güzel abim, bir iki saate zaten dönücez biz. Deniz patlarsa şurdan içeri kaçarız be abi... Azıcık atsak, ne var yani?

Paşa Hilmi, “Öteye gitseler de ışıklarına bizim balıklar kaçar” diye Laz Lütfü’yü fişekledi. Laz, ilkin sakin sakin mırıldandı: “Hee, öteye de kaçar bizim balıklar...”. Sonra heriflere doğru kükredi.

- Oğlum öteye dursanız da olmaz. En iyisi siz siktir olun gidin!

Bottakilerden gene sarışın olanı konuştu.

- Abi ayıp oluyo ama. Küfretmeyin, yaşlı başlı adamlarsınız.

Laz Lütfü iyice dellenip teknenin burnunda doğrularak adamlara yöneldi.

- Sikerim senin yaşlı ebeni, pezevenk! Yürüyün da!

Sarı, pek bir dilliydi. Laz Hüsnü’yle kakışmayı bırakacağa benzemiyordu.

- Amca küfürlü konuşma. Adamı dinden imandan çıkarma!

Laz’ı yalnız bırakmak olmazdı. Boksör İlhan da bağırdı.

- Yürüyün gidin ulan. Tehdit mi ediyorsunuz pezevenkler?

Mobilya Süleyman, müdahâle etmekte gecikmedi. “İlhan, Hüsnü! Oturun oğlum, ayıptır” dese de kimse pek önemsemiyordu. Hattâ Paşa Hilmi de ayaklanmıştı. Laz Lütfü ve Hilmi Amca küreklerden birini birlikte kaldırdılar.

Süleyman Amca “Bırakın oğlum küreği” diyerek Hilmi Amca’nın koluna yapıştı. Laz Lütfü bir yandan Mobilya Süleyman’ı adamlara vurmayacaklarına ikna etmeye çabalıyor, öbür yandan adamlara sövüyordu. Halâ dibimizden aralaşmayan botun içindekilerse, alık alık bize bakıyorlardı.

Laz Lütfü, Paşa Hilmi’nin ve Mobilya Süleyman’ın elinden kurtardığı kürekle adamların botunu ittirdi. Bot hafifçe, az öteye kayıvermişti. Adamların buna itiraz etmesine sinirlenen Laz, küreği bu sefer bota bir metre paralel yükseklikte, insana pek zarar vermeyecek bir ayarda sallayıverdi. Kürek bottaki lambayı kırmıştı. Adamlar bağrışmaya başladılar.

- Amca manyak mısın sen ya?

- Ulan Amca, yakacan mı bizi, karanlıkta nasıl dönücez?

Laz Lütfü keyifle gevrek gevrek gülüyordu. Gençleri paylamayı da ihmal etmedi.

- Sikerim amcanızı. Haydin varıp gidin yeğenim...

Mobilya Süleyman gerçekten çok sinirlenmişti.

- Bak şu Laz’ın yediği boka... “Ha Laz, ha kaz” diye boşa söylememişler. Oğlum deli misin?

- Kalbimi kırıyorsun ama Süleyman Abi!

- Kalbini sikiyim Lütfücüğüm...

Adamlar dokuz dokuzluk motorlarını çalıştırıp, geldikleri yöne uzaklaştılar. Uzaklaştıkça bize doğru daha bağırtılı küfrediyorlardı. En fazla sövenimiz Laz Lütfü olmak üzere, Mobilya Süleyman hariç biz de onlara sövüyorduk. İyice uzaklaştıklarında, yeniden asli uğraşımıza yani balık tutma hazırlıklarına döndük.

“Oltaları da dolandırdık. Puştları dövseydik keşke” dedi Hilmi Amca. Paşa Hilmi genç yaşta emekli olmuştu. Dedikodulara göre, jandarma başçavuşluğundan emekli edilmesi bir takım yolsuzluklara bulaşmasıyla ilgiliydi. Pek iftihar ettiği üzere inanılmayacak derecede Charles Branson’a benzerdi. Büyük bir kırtasiye mağazasının sahibiydi. Resim ve el sanatları malzemeleri satıyordu. Anasını boyayıp babasına kakalayacak cinsten cin bir tacirdi.

Balık işinden de az buçuk yolunu bulurdu. Yeme ve mazota harcadığı paraların hesabını bir güzel şişirir ekibe öyle bölüştürürdü. Kendisi cebinden on para harcamadığı gibi her hafta üç beş kuruş kâra bile geçerdi. Teknede fazla konuşmayı sevmezdi. Çok olsa ara sıra türkü çığırırarak, Mobilya Süleyman ya da Laz Lütfü tarafından bed sesi susturulana dek av arkadaşlarına bir miktar zulmederdi.

Teknedekiler yaşanan olayın muhakemesini yapıyordu ki hararetli durum değerlendirmelerini fırsat bilen Paşa Hilmi bir uzun havaya maalesef başlamıştı bile. Fakat Mobilya Süleyman anında sesini yükseltti.

- Sus diye yalvaralım mı Hilmi? Niye uğraştırdın Lütfü’yü? Türküyü adamlar gelince söyleseydin ya birader... Anında kaçarlardı.

Hilmi Amca ofun sofun sustu. Bizse bir iki gülüştükten sonra, konuyla ilgili tartışmamıza geri döndük. Adamların nereden gelmiş olabileceklerine kafa yoruldu. Lütfü’ye göre, giderken bize sövdükleri için arkalarından yetişip dövsek daha şık olacaktı. Yine de sonuçtan hoşnuttuk. Mobilya Süleyman’ın nihayet bizi de paylaması için çok geçmedi.

- Siz de susun! Şunlara bak... Sanki Preveze harbini kazandılar...

Emir büyük yerden gelmişti. Sesimizi kestik.

Balık hâla iyi vuruyordu. İyot kokan, dalgasız denizin koynundaydık. Pür dikkat avlanıyorduk. Daha on – onbeş dakika geçmeden, asıl curcunanın henüz başlamadığını anlayacaktık.

* * *

Boksör İlhan usturuplu bir çömelmeyle işediği sidik tasını denize dökerken motor sesini işittik. Kesik kesik gürleyen, yankılı bir makine uğultusu, teknemizi sallayan dalgalarla birlikte geliyordu. Kalabalık ışıklı, dev bir trol gemisinin bize doğru yaklaştığını gördük.

Koca geminin, dalaştığımız adamlarla bir ilgisinin olmadığını umuyordum. “Deminkiler bu gemiden olmasın?” diye sordum. Boksör İlhan henüz işin mavrasındaydı. Sırıtarak, “İnşallah... Lütfü Abi’yi verip kurtuluruz” dedi. Laz Lütfü’nün ise beti benzi atmıştı.

Gemi karanlıkta üzerimize üzerimize dalgalarını çoğaltarak yürüdükçe, teknemiz ayran yayığı gibi sallanıyordu. Öteye beriye yerleştirdiğimiz termoslar, şişeler ve lambamız neredeyse devrileceklerdi. Gemi 40 – 50 metre kadar uzağımıza yaklaştığında, az önce hırlaştığımız sarışın adamı tanıdım. Trol gemisinin baş kasara küpeştesine yaslanmış dikeliyordu. Eliyle yanındakilere bizi gösterirken kim bilir neler anlatıyordu?

Mobilya Süleyman elindeki su şişesini ağzına dikiverdi. “Allah cezanı versin Lütfü” dedi. Birazcık duraksayıp, “Verecek zaten...” diye tamamladı. Hepimizi bir korku almıştı. Tek söz edenimiz yoktu. Bu demir yığını balık canavarı iyice yaklaşınca olabilecekleri kara kara düşünüyorduk.

Geminin sırf baş kasarasında 10 – 15 adam seçiliyordu. Güvertenin göremediğimiz kısımlarında ve kamaralarda acaba kaç kişi daha vardı? Hepsi de birbirinden beter kaygılarla yüklü sayısız tasa aklıma üşüşüyordu. Bu mevsim trol avı yasaktı. Adamlar trolcüydüler. Yani muhtemelen yasa dışı, belalı heriflerdi. İçlerinde esrarkeş psikopatlar bulunabilirdi.

Böylesi gemi adamları, bir tatsızlık çıktı mı tayfalarından özür diletmek ya da uygarca konuşmak için demir almazlardı. İki olasılık beliriyordu. Ya bizi bir temiz sopalayacaklardı ki; bu inşallah daha olasıydı... Ya da teknemizi batıracaklardı... Kaptanları, biraz özenirse uygun bir çatmayla teknemizi batırmadan bile sıçanlar gibi denize dökülmemizi sağlayabilirdi. Yüzme bilmeyen ve olayların bu yönde gelişmemesi için elinden geleni yapan Mobilya Süleyman başta gelmek üzere, birileri ölebilirdi. Gerçi bizi suya dökerlerse simit ya da şamandıra atabilirlerdi ama sağa sola kafasını çarpan olursa, yine de bir facia yaşanabilirdi.

Gemi, iskele alabanda devinmeye başlayınca biraz olsun rahatladım. Adamların niyeti bence ortaya çıkmıştı. Kanımca tayfanın bir bölümünü teknemize indirip bizi döveceklerdi. Çünkü çarpmak için baştan borda dokunmak daha kolay olurdu. Üstelik bizi dövecek tayfaya iskele verebilmek için de yan dönüp yanaşmaları uygundu. Bağrışmalarını, kahkahalarını ve ana avrat küfürlerini duyuyorduk. Salıncak gibi kaykılan teknede, beşimizin de yüzü kireçleşmişti. Trol gemisi, ağır aborda sokuluyordu. Üzerimize yavaş yavaş gelmeleri, tepeden bakan ürkütücü bir gücü dayatıyordu. Oysa ne olacaksa olsundu bir an önce...

Paşa Hilmi, “Emanet de arabada kaldı” diye hayıflandı. Mobilya Süleyman hâlen mantığı elden bırakmamaya çabalıyordu.

- Adamlar boş mudur sanki Hilmi? Silah gösterip bizi öldürtecek miydin ulan?

Gemi iki – üç metre yakınımıza bir güzel yanaştı. Dev motorun kulaklarımızda patlayan gür gürleri önce tekleyip ağırlaştı. Sonra trolün motoru tümden sustu. Koca geminin aciz ve yeni indirilmiş filikasında gibiydik. Hem ön hem arka makaralardan şakırdayan zincirleriyle çıpalarını suya salıyorlardı.

Ürkek gözlerle adamları süzüyorduk. İskeleleri teknemize uzanmak üzereydi. Suçüstü yakalanmış haylaz bir çocuğa benzeyen Lütfü’nün çatık kaşları, alnına doğru usulca kalkmıştı. Bu aynı Lütfü müydü, sövüp saydığı gençlere yarım saat önce umacı kesilen? Yaşlı ve haylaz çocuk, sanki babasının kaçınılmaz şamarına hazırlanıyordu.

* * *


Küpeşteden bordaya sarkan haydut tipli heriflerin arasında deri yelekli, kirli sakallı biri dikelirken, bu deri yeleklinin iki yanında en az bir düzine adam bize dayak atmak için can atarcasına komut bekliyordu. Tepemizde reisleri gibi duran deri yelekli adam girizgaha gerek duymadan zılgıta başladı.

- Ne yapalım ulan sizi?

“Birader beş kişiye bu kadar adam, ayıp değil mi?” demek tam yavuz hırsızlık etmek olurdu, adamlar iyice zıvanadan çıkabilirlerdi. Demin biz de hepi topu iki kişiye yüklenmiş, adamları dövmekten beter etmiştik.

Reisleri, “Dilinizi mi yuttunuz godoşlar?” diye zeybeklendi. Trol tayfası gülünç bir tiyatroyu izler gibi çaresizliğimizle eğleniyor, türlü lâflarla sataşıp, meşrebince maytap geçiyordu. Sarışın genç, “Hamdi abi, şu hasır şapkalı amcayı ayrı tut!” dedi reislerine. “O bey amca bunları engellemeye çalıştı, çok efendi adammış...” Sarışın genç, minnettar bir tavırla Mobilya Süleyman’ı işaret ediyordu.

Dayaktan kurtulabilme ihtimalinin gizli sevinci ve erdemli davranıp takdir edilmenin cesaretiyle Mobilya Süleyman ayağa kalktı. İş tatlıya bağlanırsa, bunu başarabilecek tek kişi O gibi görünüyordu. Ekibimizin arabulucusu söze başladı.

- Evladım, gençlerden bu sıpalar adına ben özür dilerim. Kusura bakmayın, cehaletimize verin.

Adamda zerre yumuşama sezilmiyordu.

- Şu arap çocuk benim yeğenimdir Bey Amca. Sarı da yetimdir... Sülalemize bile sövmüşler. Deniz sizin eğlentinizdir, bu çocuklarınsa çilesi, ekmeği. Bu godoşlar ışıklarını bile kırmış çocukların. Karanlıkta bir hâl musallat olabilirdi, hiç mi düşünmediler? Bunların da çoluğu çocuğu yok mu Bey Amca. Fukaraya zulmetmek var mı?

- Uymayın evladım yakışmaz. Şu konuştuğun laflar bile adam olana bir ömürlük nasihattır. Evladım bizler yaşını başını almış, kafası örümcekli adamlarız. Sizler gençsiniz, ileri fikirli olun.

Gemidekilerden biri beni öne sürüp araya lâf karıştırdı.

- Bey Amca bak bu sipsi de genç...

Biz kaygıyla akıbetimize meraklanıyorken adamlar epey keyifleniyor, ağız dolusu gülüyorlardı. Belki gerçekten sopa atma niyetinde bile değildiler.

Gemidekilerin arasında kısa bir hareketlilik yaşandı. Kısacık bir karmaşanın ardından, trol tayfası süt dökmüş kediye dönmüştü nedense... Epey ihtiyar, yün takkeli, bıyıkları tütünden sararmış, ak sakalları uzamış bodur bir adam belirdi önlerinde. Deri yelekli, kirli sakallı ele başı dahil, hepsi saygılı bir çekingenliğe bürünüp, adamın gelişiyle birdenbire pusmuştu. Konuya vaziyet eden tepemizdeki yaşlı adam, kısık ve çatallı sesiyle deri yelekliden mütalâa alıyordu.

- Bu herifler mi Hamdi?

- Evet Emmi.

- İyi ya oğlum, haydin elinizi çabuk tutun.

- Başım üstüne Emmi.

Durum hiç de iç açıcı değildi. Ne demekti “Elinizi çabuk tutun?”. Herifler canımızı mı alacaklardı? İhtiyar, üstümüzde gezdirdiği çipil çipil bakan çakır gözlerini, Boksör İlhan’a sabitledi. Belli belirsiz sırıtıyordu da... Ciddiyetini bozmadan ama müşfik bir tonla bağırdı.

- Gözlüklü, az yanaş bakalım ışığa!

Boksör İlhan yavaşça dineldi. İhtiyara doğru olabildiğince teknenin kıyısına yaklaştı.

- Yeğenim sen Hacı Orhan’ın biraderi İlhan değil min?

- Evet Abi!

Reis’in çehresi anlık bir öfkeye büründü. Zalim bir ifade takındı. Boğazından gelen öksürükle gülme karışımı sesler, reisin zorlama öfkesini alıp götürmüştü. Adam rol yapmaya üşenip olanca neşesiyle sorguyu sonlandırdı.

- İlhan, hatırlamadın mı beni? Süreğe çıkardık ya Orhan’lan... Kooperatifi beraber yaptık ya abem...

Arada marşı basmayan Anadol gibi gülüyor, lâfa öyle devam ediyordu.

- Yengeni istemeye bile Orhan’ın takım elbisesiyle gittiydim. Sen daha çocuktun kerata. Ziya’yım ulan ben!

Boksör İlhan neredeyse sevinçten havalara uçacaktı. Pek belli etmemeye çalışsa da gözlerinin içi parlıyordu. Hepimizin üzerinden epey bir yük kalkmıştı.

- Ziya Abi, kusura bakma. Hatırlamam mı Abi? Yaylaya da gittiydik beraber. Abi, korkuttu senin çocuklar. Bizi öldürmeye mi geldiniz, koca gemiyle?

Ziya Kaptan ve Boksör İlhan’la birlikte tüm gemi adamları kahkahayı bastığında çoktan rahatlamıştık ama “acaba”lar tükenmiyordu.

- Oğlum İlhan, valla üşenmeyip çıkmasam hâliniz dumandı.... De haydin gelin yukarı. Çay da var rakı da...

Boksör İlhan’ın iyice kendine güveni gelmişti.

- Dayak da varsa gelmeyelim Abi.

Gemi adamlarının çığlıklı sert kahkahaları denizi çınlatıyordu.

- Gelin aslanım, gelin dayak da var...

İşler, mucizevi bir şekilde yoluna girmişti. Hattâ Ziya Kaptan tayfalarına emirler yağdırmaya başlamıştı.

- Hadi ulan, durmayın yardım edin abilerinize. Siz ikiniz de sofrayı düzeltin, daha rakı çıkarın.

- Aman Ziya Abi zahmete ne gerek var. İşinizden, gücünüzden almayalım.

Ziya Kaptan, denizin ıslak ayazından ve yıllarca tütün solumaktan çatallanmış, kısık sesiyle bağırdı.

- İlhaaaaan! Yürü ulan!...

Laz Lütfü’nün yüzünden memnuniyetle karışık bir şüphe okunuyordu. Adamların davetine karşın, gemiye çıkıp çıkmamakta aslında kararsızdı. Fakat ürktüğünü belli etmemek için Boksör İlhan ve Paşa Hilmi’nin peşinden, bordadan sarkan tayfanın yardımıyla usturmacalara basarak gemiye çıktı. Mobilya Süleyman ise tüm ısrarlara karşın tekneden ayrılmamıştı. “Beni bu zırtapozlarla bir tutmayın, ben ağır adamım” havalarındaydı.

Süleyman Amca’yı teknede yalnız bırakmak istemedim. Nezakette yapmacıklığa kaçmamaya dikkat ederek adamların davetini ben de reddettim. Açıkçası, muhabbette “rakı” lâfının geçmesi bu davranışımda etkili olmuştu. Laz Lütfü yahut gemi adamlarından biri içince sapıtıp, olmayacak işlere sebebiyet verebilirdi. Özellikle denizci milletinin sağı solu belli olmazdı...

“Temiz çocuk şu İlhan. Bak sayesinde yırttık Allah’a şükür” dedi Mobilya Süleyman. Boksör İlhan P.T.T.’den emekliydi. Dürüst, ailesine bağlı, içinde zerre hinoğluhinlik olmayan bir adamdı. Ailesi, Korkuteli’nin en geniş ailelerinden biriydi. Biz teknede lâflarken, gemiden sürekli hoyrat gülüşmeler ve keyifli bağrışmalar duyuluyordu.

Gemiden genç bir adam bana seslendi.

- Abi termos varmış. Size yukardan çay dolduralım, uzatıver bir zahmet.

“Ne gerek vardı birader?” diye usûlen sordum.

- Rica ederim Abi. İçiniz ısınır, çayı çok demledik...

Bordaya tutunarak usturmacalardan birine sıçrayan çocuğa termosu uzattım. Az sonra termos mis gibi tüten taze çayla dolu olarak geri geldi. Bir poşete küp şeker de koymuşlardı. Yaşam ve deniz gerçekten sürprizlerle doluydu. Henüz bilmiyorduk ama, adamlar bir – bir buçuk saat sonra bizimkileri yollarken iki kasa balık da hediye edeceklerdi. Ve Laz Lütfü söz konusu hediye balıkların üleşilmesinde utanmadan mızıkçılık yapmaya yeltenecek, Süleyman Amca’dan okkalı bir azar işitecekti.

Süleyman Amca’yla çaylarımızı yudumluyorduk. Avı çoktan unutmuştuk. Mobilya Süleyman pilli radyosunu açtı. Bir iki kanal gezindi, hepsinde popüler şarkılar çalıyordu. “Ulan sıçtınız musikinin içine!” diye söylendi. Sonunda istasyonların birinde tımbırdayan bir ut ve ona eşlik eden bir keman bulabildi. Rahmetli Abdullah Yüce, hüzzam bir şarkıyı söylüyordu...

2 yorum:

  1. Çok güzel olmuş be ağabey. : )

    YanıtlaSil

İzleyiciler