30 Ağustos 2010 Pazartesi

ŞAHANE SERSERİ'NİN ARDINDAN

Ustam gideli beş yılı aştı. Karanlığın sesi daha gür çıkıyor şimdi. Daha fazla Cumhuriyet Devrimcisi, onurlu aydın, daha fazla sosyalist dolduruyor tutukevlerini. Sorgulamalar, teknik takipler daha uzun…

Ortaokul yıllarında şiirleriyle tanışmıştım. Ahmet KAYA’nın kaset kartonetlerinde en “damar” şarkıların söz yazarı olarak adı geçerdi Attila İLHAN'ın. Biraz da Ahmet KAYA’nın içten, devrimci – arabeski sayesinde alıp okumuştum Sisler Bulvarı’nı…

Akabinde; Duvar, Yağmur Kaçağı ve diğerleri bir bir yaşamıma işlemiş, tüm şiir kitaplarından uzunca bölümler istemsiz ezberlenmişti. Üçüncü Şahsın Şiiri lisedeki ilk sarhoşluklarıma tekabül ederdi. Gâvurun “Platonik”, kendi ozanlarımızın “Karasevda” dediği derin bir çukurun içinden, doğrudan bana tercüman bir lirikti sanki…

Divan Pastanesi’ndeki ilk sohbetimizin heyecanı günlerce uyutmamıştı. Harbiye’den Gümüşsuyu’na mecnunlar gibi yürümüştüm. Yıl 1998’di. 2000 – 2002 yılları arasında Cumhuriyet’te çalışırken bazı vakit Barış DOSTER ağabeyimle, bazı vakit tek başıma defalarca ziyaret edip söyleşme fırsatı bulabilmiştim yeniden. The Marmara Otel'in kahvesindeki yahut parklardaki bu buluşmalarımız otuz küsur senelik yaşamımın halên en değerli anıları arasındadır.

"Mütefekkir Attila İLHAN, şair Attila İLHAN’ı beğenmez, çok eleştirir" derdi Üstad…

İmkânsız aşkları, karşılıksız sevdaları ve tuhaf yolculukları anlattığı şiirlerine her zaman hayrandım. Ağdalı ve ağır bir Türkçe ile yazılmışlıklarına karşın romanlarını da sevdim. Zira Kaptan’ın romanlarının araştırmalara dayanan malzemesi ve kurguları sağlam birer omurgaya oturmaktadır. Örneğin Allah’ın Süngüleri’nde, insan kendini Mustafa Kemal'in eski Ziraat Mektebi’ndeki karargahında hisseder. Bu kitabın üstüne Kemal TAHİR'den Esir Şehrin İnsanları'nı ve Esir Şehrin Mahpusu'nu da okursanız "Hürriyet" ve "İstiklâl" peşinde bir Kuvvacı gibi yollara düşmek, kavgalara girmek istersiniz…

Ayrıca Attila İLHAN, denemelerinde ve gazete yazılarında hem siyasi, felsefi konuları hem de aykırı temaları yazmaktan çekinmeyen öncü bir aydındır.

Misal, Hangi Seks adlı deneme kitabında ve Fena Halde Leman'ında özellikle mercek altına aldığı lezbiyen karakterler üzerinden eşcinselliği incelemişti.

Halit KAKINÇ, Nusret TÜRK ve Nihat GENÇ gibi bir avuç aydınla birlikte, yapısal bir birliktelik olmaksızın Galiyevci hareketi Türkiye'de yaymaya çalışmıştır. 3. Dünyacı bir sosyalizm anlayışının savunucusu olarak ölümüne dek deli gibi okumuş ve yazmıştır.

“40 karanlığı döneminde TKP ve türevi örgütlerden uzak durmamın nedeni, cezaevinde birlikte yattığımız TKP'lilerin Sovyetler’e göbeğinden bağlı tutumuydu" diyen, örgütlü mücadele eksikliğini kendisi de kabul eden fakat bunu da mevcut tüm örgütlerin saçma sapanlığına yoran marjinal bir aydındı. Örgütlerde içten mücadele verip gerçek devrimci/sosyalist çizgiye bu yapıların yanaşmalarını sağlayacak iradenin/donanımın kendisinde olmadığından bahsederdi.

Fakat Fransa'da Nazım Hikmet'in serbest bırakılması için Avrupalı ve 3. Dünyalı pek çok sosyalistle sırt sırta alana inmiş, ülkemizde de anti emperyalist duruş alabilen tüm siyasi yapıların eylemlerine kalemiyle destek olmuştur. Sendikal/sınıfsal mücadelenin önemini her fırsatta işleyen kitaplarını, yazılarını ve söyleşilerini de elbette ortalama her Türk sosyalisti bilir, takdir eder.

"Büyük Yolların Haydudu", çok fena dövülen delikanlı, "Şahane Serseri", "Yağmur Kaçağı", ustam, yalnızlığımın ihtiyar simetrisi, Reis Paşa'nın 80 yaşındaki genç neferi, onurun ve vatanın kalemi, gözümden usulca dökülen yaş, telefonuma her çıkışında beni her seferinde ürpertmiş telaş...

Ölüm haberini aldığım günü halâ unutmam. Güneşli, ılığın sıcağı bir gündü. Irmağın kıyısında bir cigara yakmıştım. O’nun mısralarına kımıldandı dudaklarım. Pia döküldü dudaklarımdan. Bir üşüme, bir titremedir ruhumu aldı. Ilığın sıcağı bir gündü oysa. Irmak yosun kokuyordu. İçimden kainatın yakıcı bir yıldızı geçti. Bana sadece gölgesi kaldı yazdığı mısralardan. Üşüyüp titrememin sebebi buydu belki.

Ölümünden birkaç gün sonra Semih ÖNEM, Akdeniz Gerçek’teki köşesinde “Biri bilge, biri şair, biri yazar ve biri sinemacı dört yaşam için toplam seksen yıllık bir ömür kısa değil midir?” diye sorarken son derece haklıydı. Kısacık yaşamıştı Kaptan…

Bilgi, üslup, zarafet, hırçınlık, umudu yitirmeyiş, pusulayı şaşırmayış, hiç bir bedele bir ömür boyunca düşünceyi yani namusu tek kez olsun satmayış...

O'nu tanımak güzeldi. O'nu okumak ve dinlemek tekil kapkara bir mezarlık ıslığından çoğul senfoniler devşirebilmek demekti.

Halkın her kesiminin anlayıp vurulabileceği şiirler üretmiş bir ozandı.

Dolmuşlara "ben sana mecburum", fabrikaların işçi kantinlerine "dehrin cefasını çektik/sefasını süreceğiz", fakülteli aşıkların defterlerine "kimi sevsem sensin" yazdırabilmişti.

Serbest vezinli Türk şiirinde ilkinin Nazım Hikmet olduğu, Hasan Hüseyin ve Ahmed Arif gibi daima ışıldamış, asla sönmeyecek üç beş yıldız şairden biridir gözümde. Yerin dolmadı şu geçen zamanda, dolacağını da sanmam ustam. Özlemin, boşluğun hep içimizde.

Yoksul, yönsüz ülkemin cahil, aldanan ve uyuşuk “Evetçi” yığınlarına hâlen seslenir gibisin Kaptan..

"uyusun ay büyüsün camlar buğulanmasın

sen uyu uyusun bulutlar uyanmasın

ışıklar uyanmasın camlar buğulanmasın

sen uyu uyanmasın İstanbul uyusun

Karagümrük uyusun Fatih uyusun

Atatürk Bulvarı'nda rüyalar büyüsün

sen uyu uyusun İstanbul uyanmasın

gemiler uyanmasın camlar buğulanmasın..."

26 Ağustos 2010 Perşembe

KALPAKLI HİPOKRAT: REFİK SAYDAM

Dr. Refik SAYDAM, sadece ülkeyi vaktiyle yönetmiş kadroda yer alan bir siyasetçi değil, bu toprakların tarihte gördüğü en önemli hekimlerden biridir.

Önderi Mustafa Kemal gibi 1881’de doğmuştur. Askeri Ortaokulun ve Lise’nin ardından Askeri Tıbbiye’yi de Tabip Yüzbaşı olarak başarıyla bitirir.

Balkan Savaşı'nda yoksunlukların ve trajik bir tükenişin hüküm sürdüğü cephelerde bilhassa Kolera hastalığını önleyici çalışmalarıyla ünlenir.

İmparatorluğun çöküşünde savaşılan hemen tüm cepheler bir bir düşerken, Refik SAYDAM’ın askeri tıp alanında komuta ettiği karargâhlarda ise adeta destanlar yazılır.

Örneğin Bakteroloji Enstitüsü’nü teşkilatlandırarak tifo, veba, dizanteri ve kolera aşılarının, tetanos ve dizanteri serumlarının üretilmesini sağlar. I. Dünya Savaşı boyunca bu aşılar ve serumlara ilişkin ordunun tüm ihtiyacı sayesinde karşılanır. Hasankale’deki cephe hizmetinde salgın hastalıklarla savaşını sürdürür.

Tifüse karşı hazırladığı aşı tıp literatürüne geçmiştir ve I. Dünya Savaşı'nda hem Alman ordusunca hem askerlerimizce kullanılmıştır. Bu aşı Kurtuluş Savaşı'nda da tatbik edilir.

İşgal ve bozgun sonrasında kalpağını çekip Milli Mücadele için Mustafa Kemal’le birlikte ilk hareket edenler arasında yer alır. Artık Samsun'a Mustafa Kemal'le birlikte çıkan Cumhuriyet Devrimcisi bir tıp doktorudur Refik SAYDAM...

İstiklal Harbi’nin ardından Cumhuriyet’i kuran ve idare eden ekiptedir. Milletvekili ve Sağlık Bakanı olarak…

1. Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi sonrası Anadolu'yu kasıp kavuran verem, trahom, sıtma ve frengi gibi hastalıklara karşı büyük bir mücadeleyi inşa eden, sonradan makamında Osman DURMUŞ gibi “Başhekim Azarlayıcılarının” oturmasından hicap duyulası bir Sağlık Bakanı’dır. Anadolu'yu karış karış dolaşarak dispanserler kurmuştur. Bulaşıcı ve ölümcül hastalıkların kitlesel yayılışını 30lu yıllarda tümüyle durduran Cumhuriyet’in ilk kuşak sağlık personeline başarıyla önderlik etmiştir.

Kırsaldaki bu çalışmalarının yanı sıra kentlerde belediyelere ve il idarelerine hastaneler yaptırdığı bilinmektedir.

Meclis'te ve Çankaya'da, raporları ve aktardığı gözlemleriyle kısıtlı cumhuriyet bütçesinden mümkün olan en büyük payın sağlığa ayrılmasını sağlamıştır. İkna kabiliyeti, örgütçülüğü ve eylemciliği çok güçlü bir politikacı olarak tanınır.

Bugün çeşitli alanlarda çok gerisinde kaldığımız Atatürk Devrimleri'nin "sağlık" alanındaki lideridir. 1927 yılında Türkiye'de 1.059 hekim (13.000 kişiye bir hekim), 139 hemşire, 347 diplomalı ebe ve 1.036 sağlık memuru vardır. 1927 yılında hükümetin bütçesi 42 milyon lira, sağlık harcaması 2.9 milyon lira yani tüm bütçenin yüzde 6.9'udur. Bugün Tayyip ERDOĞAN'ın "sağlık alanında devrim yapmakta" olduğunu iddia eden Türkiye'sinde ise sağlık bütçesi genel bütçenin yüzde 2.5'ini oluşturmaktadır.

Laboratuar hizmetlerini geliştirebilmek için Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü'nü, hekimleri halk sağlığı ve sağlık yönetimi konusunda eğitmek için Hıfzısıhha Okulu’nu kurmuştur. Numune Hastaneleri ve Tıp Fakülteleri açan, Umumu Hıfzısıhha Kanunu başta olmak üzere bugüne değin önemli değişikliklere pek fazla uğramamış sağlık alanında pek çok temel yasayı çıkartan Refik SAYDAM; kaliteli bir sağlık hizmeti için hekim maaşlarının yeterli düzeyde belirlenmesine son derece önem vermiştir.

Örneğin 30lu yıllarda bir vali 60-70 lira aylık alırken, sıtma savaş hekimlerinin aylığı 100 liradan başlardı. Trahom savaş örgütünü kuran Dr.Nuri Fehmi AYBERK'i, göz salgısıyla bulaşan bu illeti yoketmek için bakanlığı zamanında Ayıntap'ta (Gaziantep) trahom savaşını yürütecek hastanenin başına görevlendirdiğinde İstanbul'un bu ünlü göz uzmanına Atatürk'ün 250 lira olan maaşının üç katı yani 750 lira maaş bağlatır. Çünkü Fehmi AYBERK ilk başlarda bu göreve pek sıcak bakmamıştır.

Refik SAYDAM, başbakanlığına giden süreçte CHP yönetimindeki dolayısıyla hükümetteki etkisini sağlık alanındaki başarıları nedeniyle arttırmıştır. Mustafa Kemal'in sağlığını büyük ölçüde kaybedip aktif politikadan uzaklaştığı (Köşk’te çakallarca tümüyle kuşatıldığı) 1935 sonrası başlayan CHP'nin hızla sağa savrulduğu süreçte önemli rol oynamıştır. Saydam, 40 karanlığında öncülü olduğu Saracoğlu Hükümeti ve 44 tevkifatıyla ayyuka çıkacak Bolşevik avı sürecinde de CHP'nin sol kanadını tasfiye eden grupta yer alarak kanaatimce tarihi kişiliğine ihanet ölçüsünde yanlış bir iktidar yürütmüştür.

Zira siyasi kudretin insanların algısını kapatabilen şeytani cazibesine karşı koyamamış; totaliter, izansız hattâ faşizan tek parti diktasını yeniden Aydınlanma Devrimi rotasına oturtmaya gayret etmemiştir.

9 Temmuz 1942'de vefat eden bu Kalpaklı Hipokrat’ın, memlekete ve insanımıza minnet duyulası katkılarının her şeye karşın taşıdığı vebalden çok daha büyük olduğu unutulmamalıdır.


25 Ağustos 2010 Çarşamba

DÖNEK İÇİN RUBAİ





meymenetsizliğiyle yatar
huzursuzluğuyla uyur
anlatamaz kabuslarında
gülen devrimciler görür




Sorgun - 25.08.2010

21 Ağustos 2010 Cumartesi

GECE YARISI NOTLARI


1.

Bir ölü. Dilsiz ve düşsüz. Mütemadi bir ölümün koynunda sancıyan bir ölü. Sekaret yahut koma, zamanın ötesindeki bir uzayda sona ermiş. Cesedin ölmesi süre dursun, yaşamı nicedir tükenmiş. Ölüyü diriltmeye yetmiyor, hiçbir aciz ve kutsal ferman. Bu bir oyun yavrucuğum. Müzikâl bir tragedya... Kaçıncı İsrafil kaçıncı surunu, yüzü suyu hürmetine üfürmüş kaç milyonuncu cesedin. Ölü ve diğer ölüler her yerde dans edip tiratlar mırıldanıyorlar. Ve sur borularının uhreviyatını çoktan yitirmiş, çıldırtan sesleri kulaklarımızdadır şimdi. Her bir kıyamet bildirisi; bu maskaralar sahnesindeki, sıradan ezgilere dönüşmüş.

Işıklara ve alkışlara aldanma küçüğüm. Sen, ben, o, biz, siz, onlar... Kim bilir hangi yaşamların çoğaltılmış, yitik suretidir; arbedede yine de tek sufle kaçırmayan hünerli cesetler? Neredeyse mükemmel bir doğaçlama olduğuna inanacak insan. Ölmüşüz, ağlayanımız bile var. Kodlanmış çığlık çığlığa ağıtları, dinlemesini bilenler duyar. Anlıyor musun?

2.

Sınırlar yakın yahut dar değil. İnsana bitişik bile değil, insanla girift. Sınırlar, insan benliğine yaşamın git gide daha koyu tuşladığı konturlar. Yoksa estetik boyanmış azıcık valörün avuntusu olan yapay ışık yansımalarına mı kanmalı? Sınırlar insanın ta kendisi. Belki de maharet zorlayabilme yahut kabullenebilme yetisinde gizli.

Örneğin sırf adı merak uyandırdı diye, doğa bilimlerinden biriyle ilgili bir kitabı alıp okumak. Diyelim ki bu kitabın kapağında “Zamanın Kısa Tarihi” yazsın. Sonra parçacık fiziğine, kara deliklere düşüncenin eğreti çıpasını fırlatmak. Başka, anlaşılamayan nice kitaba saldırmak. Azgın okyanus, gemiyle birlikte o küflü çıpayı yutmaz mı? Korkunç girdaplı bir okyanus sandığınız, aslında sadece birkaç su damlacığıysa? Üstelik siz bunun farkındaysanız... Gözyaşı gibi tuzlu, birkaç su damlacığı. Göz pınarlarından aşağı değil, kafatasından içeri süzülen ve delirten...

Fokurdaya dursun beynin gayya kuyuları; us sığ, zamansa iyice kısalmış. Öğrenilecek diller yok mu, bunca kötü çeviriye bunca yıl talim etmişken? Bilirsiniz ki aslında o başyapıtı asla okumadınız. Hangi dile, hangi birine ömür adanmalı? Sanırım önce Türkçe. Ömür koşuyor bir önü alınmaz ecele. Notaların, matematiğin sihri şöyle dursun. Elini attığın yazılı gündelik şeylerin hemen her biri, birer ihanet ve yalan kumkuması. Verilecek kavgalar var. Etrafta ne bir siper, ne olup biteni umursayan bir insan yok. Dinleyebilseydin içindeki bunak asilzade şövalyeyi, deliceliğin yanlışlanamaz yörüngesinde atılırdın yaşama kim bilir.

Romantik şövalyeler çağı yeniden başlayacak er geç. Üstelik en yoksul dünyada, en umulmadık zamanda. Teşbihte de fena hatalar olur kimi zaman. Farkındayım. Mutlakiyetlerin ve royalizmin canı cehenneme, konudan sapmayalım...

Düşünen, konuşan ve vazgeçen sınırlar toplamına insan diyoruz şimdilik. Us eksik. Mantık hattâ yaşam dediğimiz şeyler, geniş bir şartlı refleksler yelpazesine dönmüş nicedir. Nicedir otomatikleşmiş günaydınlar, sünmüş iğrenç komplimanlar ve unutulmuş yakarışlar... Akılcı sosyal mekanizmalar sarmaladıkça ezilen hattâ ezen dünya ülkelerini, akıl dışına savruluyorsun ey insanlık. Sobe! “Akılcı sosyal mekanizmalar”, finans kapitalin bilimsel formülleriyle ve kendini de tüketen kanser hücreleri gibi sararken bu küçük gezegeni; biz tümüne “sistemler” diyoruz şimdilik. Şimdilik yalnızız...

3.

Bugüne kadar Nobel Edebiyat Ödülü’nü iki Yunanlı yazar almış. Elistis ve Seferis. Kazancakis Yunanlılar’ın aday adayıymış yıllar boyunca… Orhan Pamuk son senelerin, Yaşar Kemal ise on yılların müzmin aday adayları bu tantanalı ödül için. Orhan Pamuk nihayet muradına erdi.

Bizim başaran yahut bekleyen aday adaylarıylarımızın ve Yunanistan’ın aday adayının en belirgin ortak noktaları nedir dersiniz? Kimi zaman açık kimi zaman örtülü haykırdıkları, Türk düşmanlıkları...

4.

“Tefrit” ve “ifrat”, unutulmaya yüz tutmuş iki sözcük. Genel geçerliye karşı yoksunluğu ve aşırılığı ifade eden sıfatlar. Ölçüler, ölçüsüzlükler bu kavramlara göre düzenlenir. Görece düzenin ve beklentilerin turnusol kağıdı olan yaşanmışlıklar, bu iki kavramdan birine postalıyorsa bir durumu yahut edimi, sorunlar üşüşür söz konusu yargıların kıskacına yakalanan için. Aşkta, çabada, alışkanlıklarda ve tüketimde, ileriye yahut bir arpa boyu gidişin ölçüsü... Doğa bile tefride ve ifrada tepkiyiverir. Sen kirletirsin, o öldürür. Sen boş verirsin, doğa senin ilkel üretim ve yaşayış biçiminin canına okuyuverir. Duadan, yalvarıştan anlamaz.

Yeterince sömürebilmek, yeterince asimile edebilmek, yeterince endüstrileşebilmek, yeterince katledebilmek. Fazlası yahut eksiği çoktan yaya bıraktı pek çok toplumu. Batılı toplumları, beş aşamalı uyduruk Marksist şemaya yamayan bu özellikleridir, bilinsin. Rönesans ve reformasyona miskin doğu neden gerek duymadı? İnsan bedeni ve emeği doğudaki hiçbir statükonun cenderesinde, son dört yüz yıl hariç, hiçbir batının çeyreği kadar bile eziyet görmediğinden. Doğunun son dört yüz yılı ise batının şaheseri. Uluslar üstü kurulan dengeler ve yeni sömürgecilik; cehaleti körükleyen bir statükoyu afyonlamak, bu düzenden nemalanan ilkel liderleri kucaklayarak silah satmayı tercih ediyor, uyuşuk doğuya. Kazanç, doğunun büyük ve özgün yeniden doğuşuna yeğdi bu dengede. Gerisi ciltlerce yazılabilen rezil bir hegemonyadır. Zamanla anlaşılır. İnsanlık asıl Birleşik Amerika imparatorluğu yıkılınca konuşacak atom bombasını. Varsın şimdi birileri, o kıyım olmasaydı savaşın uzayıp daha fazla masumun öleceği palavralarıyla kendi kendilerini lanetlesinler. Zamanı gelince nice rejisör, nice kovboy/kızılderili filmi çekecek...

İnsan/insanlık her şeyin ölçüsü değil yazık ki. Eksik söylemiş Protogoras. Evhamlarla ihmallerin arasında bekliyor sevgili. Düş kırıntıları, zavallıca hedefler, çatışan çıkarlar... Rezil korkular ve alıkça meydan okuyuşlar, insanın toplumsal koordinatlarını belirliyor, belirleyecek. Ve toplumların dünyadaki koordinatlarını... Elbette evveliyatıyla beraber, özellikle son dört yüzyılda sömürünün zorunluluğuyla ülkelere biçilmiş roller, usulca yeniden belirleniyor, belirlenecek.

Açlıktan kimsenin ölmediği toplumlarda düşük yoğunluklu açlıklar yaygındır. Münferit bir olayda açlıktan geberen serseriye kimsenin bir parça ekmek vermediği ve suçun kol gezdiği dünya metropolleri görece tok ama içten içe huzursuz. Bir de kitlesel açlıklardan insanların kırıldığı çorak topraklar var. Avrupa Birliği’nin göbeğindeki, birlik dışı ülkeye ne demeli? Lüksün ve sefahatın sınır tanımadığı, dünyanın kirli para kasası İsviçre. Yani intihar oranının dünyada en yüksek olduğu, insanların dolar içinde yüzerken “mutluluktan” boğulduğu ülke. (Sahi nedir bu kirli para, milletler arası dolaşan temiz para var mı? Ayrı mesele.)

Tembellikler, çalışkanlıklar, sahtekârlıklar ayrıca pragmatik yaltaklanmalara taviz vermeyen duygusuz cezalandırmalar insanı ve toplumu bir ölçüde sisteme monte ediyor. Varsın olsun. Onur talep etmeye yahut icat etmeye gerek yok. Onurla güzelliklere sahip çıkmak ve üretmek gerek. Bırakın onursuzluk papağanı, ruh hastaları; kendi lağım çukurlarında kaynasınlar.

İnsan/insanlık; meta ekonomisinin bu cinnetli son evresinde, çoğu şeyin ölçüsü değil maalesef. Olamaz ki. Tefridin ve ifradın sınırları; insan olmanın asgari yükümlülüklerini genel geçerli düzene dayatana dek, çare yok. Yani zor, çok ama çok zor. Özveri isteyen, uzun soluklu bir kavga yahut yok oluş... Ezilen dünyanın her vatandaşının ve insanlığından tümüyle soyulmamış her ezen ülke emekçisinin; özünde hissetmesi ve gereğini yerine getirmesi gereken bir namus savaşıdır bahsedilen. Çıkar ve yürek ikilemini; “iletişim çağı” denilen çağda hissetmesi gerek, ezen dünya emekçisinin. Elbette hissetmeyecek. Çünkü sınıf çıkarı karşımızda. Tepesindeki egemenin verdiği kanlı ulufelerle görece rahatlığı sürüyor henüz. Ve gerçek iletişim çağına henüz girilmedi. Barbar çağlardan dalgalı yumuşamalarla en barbar çağa girilse de, az mesafe alınmadı insanlık tarihinde. Önce aşağılık komplekslerinden ve gülünç büyüklenmelerden kurtulmak gerek. Güçsüzlerin güzelliklere sımsıkı yapışıp, yine de yetinmemesi gerek. Sançolar’a minnet etmeyebilen Don Kişotlar’ın yola düzülme vaktidir şimdi. Rosa Lüxemburg, “Barbarlık veya sosyalizm” dediğinde ciddiye almayan doğu, şeytanın hüküm sürdüğü bir çağı yaşıyor. Gerçi uzunca bir süre için sosyalist model diye Stalinizm yahut Maoizm’in; beynine abandığı doğu aydınının, sosyalizme kafa yorabilmesi için koşullar pek de elverişli değildi. Tüm geri ülkelerde “Adil düzen” sloganları kapanın elinde kalmıştı. Olsun, festival şimdi başlıyor. Onur ve çaba; bu çağın ilacıdır. Sanılanın aksine; onursuzlar ve miskinler, en çok da onursuz miskinler, defolup gidecekler tarihin sahnesinden. Uyuşturucunun ve insan onursuzluğunun bin bir türlüsüyle ya başedilecek, ya silinilecek...

Ön Asya’da çok ama çok keskin bir bıçağın iki ince kenarıdır tefrit ve ifrat. Toplumların diyalektiğinde, düşüncelerin ve ukdenin tarihsel çelişmelerinde hep kavga, hep fırtına hüküm sürer. Can çıksa ses çıkmaz yahut azıcık manüplasyonun bir kaşık suyunda, nice fırtınalar koparılır. Naslar oluk gibi kan döker. Amenna. Zıtların asla kardeşçe olmayan zorunlu birliğine...

Doğa yasası yani fazlasıyla “insanîdir”, doğu toplumlarının/insanının patlamaya ve devrimlere gebe iç çelişmeleri. Belki de en önemli/mutlak olan, birbirine muhtaç kalacak tefrit ve ifrat kurumları; yalnızca yaşam ve ölümdür. Yani akıldan çıkartılmaması gereken yegane izan. Hz. Muhammed’in bilgece tespit ettiği algı perspektifini anımsayın... Yarın ölecekmiş ve hiç ölmeyecekmiş gibi bir idraktır asıl olan.

5.

Batı normlar toplumu. Bizse değerler toplumuyuz. Asimile etmeden sömürdüğü için çağın gerisine düşen, barbar batının aksine sistemli köleciliği üretim ilişkilerinin olanca dayatmasına karşın özümsemeyen Osmanlı’nın gerileyip çökmesi ile Türkiye’deki muhafazakarlaşma sorununun tarihsel gelişimi başattır.

Emperyalizmini normatif bir örgüyle koruyan, bu arada kendi yurttaşlarına görece haklar ve “adalet” tanıyan batı, sömürdüğü ya da rekabet ettiği uluslara karşı ise elinden geldiğince hiçbir hukuk tanımamayı, öz menfaatlerinin gerekleri dışında “insani değer” bahşetmemeyi düstur edinmiştir.

Süreç içinde burjuva milliyetçiliği ile içeride kapalı devre bir demokrasicilik oynanırken, dışarıda batılı güçler mazlum uluslara her türlü katliamı, suistimali ve zorbalığı reva görmüştür. Modern ve modern sonrası emperyalizmin tarihi zulümlerin ve vahşetin tarihidir.

Endüstri devriminin, modern sömürgeciliğin ve teknolojinin gerisine düşen Osmanlı ise batılı güçlere yaranarak ve bunların şablonlarını taklit ederek çöküşü önleyebileceği yanılgısıyla tam tersi bir istikamet belirlemiştir.

Osmanlı millet olma gereği hissetmez. Dahası milliyetçiliği içeride büyük baskı ve cezalarla bastırmaya gayret ederken, azınlık tebalarına batının bastırmalarıyla benzeri olmayan haklar bahşeder. İmparatorluğun asli unsuru olan Türk – Türkmen yığınlarına üvey evlat muamelesi yapılırken, batı normsallığında ıslahatlara, şekli değişikliklere özenilir.

Sarayın şımarık sanatçısından, tanzimat aydınına aşağılık kompleksindeki ve halkından kopuk, uluslaşmak kaygısı olmayan bir çevre milyonları umursamadan köhnemiş, ortaçağ artığı yarı teokratik bir yönetselliğe Avrupalı bir makyaj ve yeni kurallar giydirmeye çalışır.

Aydınlanmacının, ilericinin önüne kâh “din elden gidiyor” diye dikilen, kâh Türk’ü sadece vergilendirip köylü taburlarıyla emperyalist devletler istiyor diye çarıksız pusatsız ölüme sürmekten ibaret “yöneten”, garabet bir devlet anlayışı egemen olur... Ve sonuçta bozgun elbette kaçınılmaz bir biçimde gerçekleşir.

Pek çok anlamda Osmanlı’dan radikal bir kopuş içeren Mustafa Kemal devrimi, ulus olma bilinci temeline dayanır. Fakat ıslahatçı yazarın ya da tanzimat münevverinin taklitçi batıcılığının aksine, çoğu uygulama ve aksiyonuyla batıyı karşısına alan, batıyla mücadeleden doğan bir eylemdir Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bu devrim. Kendine özgü, tam bağımsızlık menzilinde, haktan ve emekten yana bir milliyetçilik benimsenmiştir.

Kula kulluk, kadının metalığı, zenginin toprağa hattâ insana kanıksanmış feodal egemenliği ve ilkellik reddedilir.

Lakin Atatürk’ün sağlık sorunları nedeniyle 1935 yılından itibaren büyük ölçüde aktif siyasetten kopmaya başlamasıyla beliren, ölümünden sonra artan DP iktidarı ile ayyuka çıkan bir süreçte hızla Mustafa Kemal devrimi tasfiye sürecine girer. Elbette Türkiye’nin muhafazakarlaşma serüveni ve bugünkü geldiği nokta bir anda ortaya çıkmamıştır.

“Muhafazakarlık” sözü, TDK Türkçe Sözlük’te tek bir sözcüğe karşılık gösterilir. Tutuculuk...

Yazımızda bunu genel olarak tali anlamlarında yani “gericilik” ve “statükoculuk” olarak da kullanacağız.

Tam bağımsızlıktan ödün veren, süper güçlere biat ederek bir ülkenin idare edilebileceğine inanan iki tür “devlet adamı” Atatürk’ten sonra hiç eksik olmamıştır. İkisi de “muhafazakar” politikacıdır. Korkak ve basiretsiz bir tür... Sadece kendi iktidarını düşünen, toplumuna ve ülkesine ihanet etmekten çekinmeyen hainliğe meyilli bir diğer tür...

Şu anda Onlar, bürokrasinin ve iktidarın en kilit mevkilerini ellerine geçirdiler. Cahil yığınlardan, resmi yalanlardan, medyanın beyinsel tecavüzlerinden besleniyorlar.

Onlar’ı Avrupalı ve Kuzey Amerikalı muhafazakarlar ile karıştırmayalım. Avrupalı ve Kuzey Amerikalı iktidarlarda muhafazakar yönelimler, ulusal duruşa içkindir. Şahin dış politikalar, "milli" ve "Hristiyan" etiketlerle ülkeyi diğer süper güçlerden ve "azınlıklardan" korumaya yöneliktir.

Bizdeki muhafazakar yönelimler ve baskılar ise sadece Mustafa Kemal devrimini tasfiye etmeye, Türk Aydınlanması’nı engellemeye ilişkindir.

Onlar artık nü resimleri sanat galerilerinde örterek sergilemeyi uygun görüyorlar. Böylece batılılarınki gibi sanat faaliyetleri halen “sürüyor”. Sadece “sanat” şeyhlerinin ve tarikatlarının uygun görebileceği içeriğe sokuluyor.

Onların bugün muhafazakârlık anlayışı Türk askerinin kafasına çuval geçirilmesi, hainler tarafından hunharca katledilmesi konusunda hiçbir milli değerin topyekûn korunmasına ilişkin değildir. Bu gibi durumları sine çekmeyi uygun gören bir muhafazakârlık kâfidir. Yeter ki konumları zeval görmesin.

Onların muhafazakârlığı 5 – 6 yaşında kız çocuklarını çocuk bayramında örtülere sokup Arapça ilahiler söyletmeyi seçiştir.

“Biz bu değiliz, Cumhuriyetimizin değerleri bunlar değil!” dediğiniz zaman her türlü saldırı ve yaptırımları tarafımıza yönelir.

Onların lokal baskı alanları ve özgürlük kısıtlayıcılığı; "yeşil kuşak" ve genişletilmiş/büyük orta doğu projelerinde piyon olmaya hazır görüntü veren bir yasakçılığı dayatmakta. Oysa dış politika, ulusal çıkarları gözetmek gibi konularda tümüyle teslimiyetçiliği benimsemişlerdir...

Onların muhafazakârlığının sonu kendisini duyumsatan emperyalizm oyuncağı bir Türkiye talibanıdır. “Değiştik” diyorlar bir yandan. Bir yandan da “Demokrasi bir tren, istediğimiz istasyonda ineriz” ya da “Zafere ulaşmak için papaz cübbesi bile giyeriz” diye mırıldanıyorlar...

6.

Onların geniş uzun masaları, ceylan derisiyle döşenmiş sıra sıra koltukları var... Ve bizi “yönettikleri” görkemli plaza binaları, lüks makam araçlarıyla gittikleri şatafatlı ziyafetleri...

Bizse hepimizi pazarlıksız kucaklayacak bir çatıdan, çıkarlarına uşaklık etmemizi şart koşmayan davetlerden çok uzağız...

Sofralarımız yoksul, yaşamlarımız yoksunluklarla dolu...

Ve “Onlar”ın nesillerimizin geleceği üzerine düşen gölgeleri karardıkça, gözlerindeki parıltı derinleşiyor...

Onların rengarenk gazeteleri, âhlaksızlık ve saçmalıklar yağdıran yüz milyonlarca dolarlık televizyon kanalları var...

Biliyoruz ki Cumhuriyet kazanımlarına namuslarıymışçasına sahip çıkan işçilerin, üretimsizliğe mahkum edilen köylülerin sesleri “Onlar” tarafından kamuoyuna yasaklanmıştır... Bugün iğrenç bir arbedenin koynunda, bir avuç onurlu aydınımızın feryadı emperyalist palavralarıyla bastırılmaktadır...

7.

İkdam’daki köşesinde Ali Kemal, 9 Kasım 1918'de okurlarına “İngiliz milleti dünyanın en azimli milletidir”, 16 Kasım’da ise “iki vatanımız var; biri anavatan, diğeri İngiltere” diye sesleniyordu... Üstelik hemen her yazısında Kuvay-ı Milliye kahramanlarını “Medeniyet düşmanı, serseri sürüsü” ilan ediyordu.

Onların Ali Kemaller’i halâ yazıyor.... Şimdilerde de söylemleri tümüyle aynı: “ABD bölgemize demokrasi getirmek için son derece azimlidir. Bu süper güce karşı koyamayız” ya da “Ulusal egemenlik de neymiş? AB asıl vatanımız, Brüksel başkentimiz olsun”...

Ali Kemaller dün Cumhuriyet devrimcilerini “maceraperest din düşmanları”, “Osmanlı çıkarlarını baltalayan çapulcular” diyerek karalıyorlardı. Şimdilerde ise Cumhuriyet devrimlerine sarılanları “çağdışı dinazorlar”, “globalleşme karşıtı statükocular” ve “laikçi paranoyaklar” olarak tanımlıyorlar.

İşin tuhafı; Yunus Nadi’nin Halide Edip’le birlikte Mustafa Kemal’in Ziraat Mektebi’ndeki karargahında emperyalizme karşı amansız savaş sürerken kurduğu Anadolu Ajansı bile bugün; AB ültimatomlarını ve yabancı “yetkililerin” ülkemize yönelik küstahça açıklamalarını, sorgulamaksızın sayfalarca haber yapıyor. Memleketin üç beş namuslu aydınının uyarılarını, haykırışlarını görmezden geliyor...

Halkımızın ulusal kaygılarından ne holding basınında ne de devlet ajansında en küçük bir iz bile yok. Halbuki kendi barbar politikalarıyla bu halkın haklı tepkisine uğradığını fark eden ABD dahi, söz konusu sağduyu karşısında paniğe kapılmış durumda...

8.

Demokrasi, para ve entrika erbabının hükümdarlığı değildir. Kimlerin hangi kirli ilişkiler sonucunda yönetime geleceği önceden belli olan, halkın çok büyük bir kesimini diskalifiye etmiş bir masaldan medet ummuyorsak ve meydanı “Onlar”a bırakmaktan usandıysak, sağduyumuzu kuşanıp birbirimizi kucaklamalıyız.

Milli Mücadele devrini hatırlayın...

İttihatçı artığı, bolşeviği, teşkilat – ı mahsusacısı, mim mim’cisi, yeşil orducusu, turancısı hattâ tarikat ve tasavvuf ehli bir arada savaşmıştı... Ali Kemaller yırtına dursun, sonunda vatanını düşünen birbirinden bu denli farklı insanlar mücadeleyi anlamış, o müthiş önderin yanında canları pahasına saf tutmuşlardı...

Emperyalizm mazlum bir milletten tarihin ilk şamarını yiyince ise ortalıkta ne Ali Kemal kalmıştı, ne Prens Sabahattin ne de Damat Ferit...

Şu anda Türkiye’nin her köşesinde milyonlarca evde, iş yerinde, yüzlerce fakülte kantininde dürüst, vatanı için kaygı duyan insanlar aynı şeyleri tartışıyor. CHP, DSP, İP, MHP ya da diğer partilerin bünyesinde emperyalizmin ayırdına varmış pek çok değerli yurttaşımız çabalıyor. Anadolu’da çoğu meslek odası, fikir örgütü ve sendika; “Onlar” görmemizi istemese de adeta çalkalanıyor...

Çünkü bıçak kemiğe dayandı...

Yerel Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri’nin bir mecrada buluşması gibi; ya biz de kayıkçı kavgalarından vazgeçip mücadele için omuz omuza vereceğiz ya da “Onlar”ın istediği olacak ve evlatlarımıza bir trajediyi miras bırakacağız.

Bu gidişe “dur” demezsek, toplum “gelin kaynana” programlarının hipnotizmasında sersemlemiş devinirken vatanımız çok uluslu sermayenin kucağına parmaklarımızın arasından sabun gibi kayıp gidecek... O vakit ulusal değerlerimiz tümden iğdiş edilecek, efendisinin o küçük aferinleri peşinde koşarken benliğini yitirmiş çağdaş bir sömürgeye dönüşeceğiz...

Sosyalizm konusundaki “müthiş teorilerimizin” ya da “Orta Asya’ya dayanan muazzam kültürümüz”e ilişkin böbürlenmelerimizin hiçbir işe yaramadığı korkunç bir süreç hepimizi tehdit ediyor... Ya Onların karanlığına simsiyah gömüleceğiz ya Cumhuriyet Devrimimize sahip çıkıp onurlu yaşamayı, yönetilmeyi hak edeceğiz...

Zira tarihin labaratuvarında “Onlar”a karşı emeğini, zamanını, cesaretini ve en önemlisi aklını birleştiren mazlumların hep galip geldiği kanıtlandı.

Asla “Onlar”ın iğrenç yalanlarına kanmayın! Gandhi’nin Satyagrahacı’larını anımsayın, şafağın tekinde Grahnma’dan Küba’ya aç bilaç çıkan 81 yurtsever adamı... Ve Mustafa Kemal’i, Ho Şi Minh’i... Ve yürekli yalnızlıklarıyla tarihe damga vurmuş insanları... Galiyev’i, Kür Şad’ı ve Zapata’yı anımsayın... Ömer Muhtar’ı..

9.

Şükür, bereket ve refah yolundaki ulaktır... Uyanık ve çabalı bir şükür, hayat ve rönesanstır. Lâkin miskinliği "şükür" kisvesine sokmak "insan" olmak yerine uyuşuk bir köpek olmaya yazgılanmaktır...


17 Ağustos 2010 Salı

ÖTESİ'NE İMAN EDEN ŞAİR: RECEP KÜPÇÜ


Recep KÜPÇÜ 1934'te Filibe'de doğar.

Osmanlı'nın hâlen en iyi korunan, dokusunu en iyi muhafaza eden kentlerinden biri olan bugünkü adıyla Plovdiv'de...

Burgazlı eşi Cemile Hanım'ı tanıdığı, sevdiği, Türkiye'ye ve insanca yaşama hasretlik çektiği Bulgaristan'da hep "Ötesi"ni arzular.

Bulgaristan vatanıdır. Lâkin atalarından, öz dilinden, toplumsal ve kültürel seceresinden kalıt bu vatanda kendisine reva görülen yalnızca eziyetli bir yaşamdır.

Öğretmen okulunu başarıyla bitirmesine karşın parasızlıktan ve siyasi nedenlerle Türkoloji eğitimini yarıda kesmek zorunda kalır.

Yazdıkları sansürün her türlüsüne takılsa da Recep KÜPÇÜ otoritenin zoruyla tek virgül değiştirilmesine razı gelmez.

Kitaplarına, diline, şiire ve "Ötesi"ne sarılır Cemilesi ile birlikte..

"Ötesi Var", "Ötesi Düş Değil" ve "Yaprak" adlı yapıtları bin bir badire ile yayınlanır. Sudan sebeplerle hukuken değil fakat fiilen yasaklanır. "Irmaklar Yılan Kavı Akar" gibi basıma hazır kimi kitapları muazzam içeriklerine karşın okuruna, Türk gençlerine ulaştırılmaz.

Mamafih hiçbir baskıdan, hiçbir zorbalıktan yılmayan, asimile edilemeyen bir şairdir O. Dimitrov'un ölümünden sonra yükselen sosyal faşizme karşı ülkesi Bulgaristan'da dilini ve kültürünü savunmuş bir öğretmen ve gazetecidir. Zindandan, siyasi polisten, açlıktan korkarak kalemini ve yüreğini hiçbir zaman satmamıştır.

İşsizlikle, günler süren sorgulamalar ve yasaklarla bir ömür çile çekse de asla benliğinden, dilinden, dizelerinden vazgeçmeye yanaşmaz. Örneğin soyadını değiştirmediği için ne öğretmenlik yapmasına ne de dergi ve gazetelere yazmasına izin verilmemiş, ömrünün son günlerini büyük bir yoksullukla geçirmiştir.

Bulabildiği emek yoğun hemen her işten politik baskılar sonucu atılan, bir süre toprak sondajlarında, süt fabrikalarında ve ekmek fırınlarında çalışan Recep KÜPÇÜ; hemen tüm şiirlerinde Türkiye özlemi, özgürlük ve barış temalarını işlemiştir. Yaşamı da ölümü de en az dizeleri kadar hüzün yüklüdür.

Bitmek bilmez tutuklanmalarından birinden çıkan Recep KÜPÇÜ etrafında pek çok parti ajanının dolaştığı bir günün akşamı eve dönmez. Ertesi sabah bir parkta cesedi bulunur. Çetin ALTAN'ın detanttan coşkuyla bahsederek Demirel'le Brejnev yakınlaşmasını alkışlamaya başladığı zamanlardır. Doğu blokunda yaşayan Türkler'in her türlü işkenceyle ezildiği, kapitalist yolda hızla ilerleyen sosyalizm müsvettesi Sovyetler'in ve Ankara'nın elbette bir şeyi umursamadığı yıllardır...

Hepsi tarihin çöplüğünde şimdi. Oysa Recep KÜPÇÜ'nün dizeleri, Tuna'nın sularından Marmara'ya ve oradan "Canım Şirinim" dediği fakat bir kez olsun göremeden öldüğü İstanbul'a doğru halâ akıyor...

"Böyle miydim ben önceden
Bütün umutlarım ölgün
Yağmur çiseler inceden
Güz müdür başlıyan bugün?"

Tuna'nın akışında Recep KÜPÇÜ'yü, Kırım'dan Turan ellerine ılgıt ılgıt esen yellerle Cengiz DAĞCI'yı, Kırgız steplerinde hür koşuşlu doru tayların tahayyülüyle Cengiz AYTMATOV'u düşünür, bugüne değin "şiir olabilecekleri vehmiyle" yazdığım tüm şeylerden hicap duyarım...


10.05.2005 - Side

İzleyiciler